EBERHARD’IN MİRASI VE 55. YILDA TÜRK-ÇİN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE… ÇİĞDEM DURAN ANALİZİ

Çiğdem Duran
15 dk Okunma Süresi

Bu yıl Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 55. yılı. Yıl boyunca yapılan açıklamalarda iki ülke sık sık “iki kadim medeniyet” olarak anıldı, ilişkinin geçmişi İpek Yolu’na, hatta daha da eskiye götürüldü. Bu ifadeleri her duyduğumda aklıma aynı soru geliyor:

Biz Çin’i gerçekten ne kadar tanıyoruz ve bu bilgiyi nereden edindik?

Bu soruyu kendi geçmişimden yola çıkarak düşünmek istedim. Sinolojiyi Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okudum, ardından Pekin Yabancı Diller Üniversitesi’nde dilbilim üzerine yüksek lisans yaptım. Kütüphanemde o yıllardan kalan üç şey duruyor: Wolfram Eberhard’ın önsözünü yazdığı, derslerde elimizden düşmeyen Eberhard’ın Çin Tarihi; ve DTCF’de tuttuğum ders notları. Bu yazıda bu üç kaynağı yan yana koyarak Türk sinolojisinin ilk kuşağından bize ne kaldığını, neyi iyi aktardığımızı ve nerede yolumuzu şaşırdığımızı kendi gözümden tartışmaya çalışacağım.


Eberhard ve Ankara’daki İlk Kuşak

Ankara’da sinoloji kürsüsü 1935’te kuruldu ve 1937’den 1948’e kadar Alman sinolog Wolfram Eberhard tarafından yönetildi (Sarıtaş, 2009). Bu kuruluşun bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Erken Cumhuriyet, Türk tarihini en eski kaynaklarından okumak istiyordu ve bu kaynakların önemli bir kısmı Çince idi. Eberhard bu ihtiyaca cevap veren kişi oldu. Derslerini Türkçe verdi, Çin Tarihi’ni de önce Türkçe yazdı. Kitap 1947’de Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlandı, ancak daha sonra başka dillere çevrildi. Uluslararası alanda yıllarca okutulan bir Çin tarihinin ilk olarak Türkçe yazılmış olması, bence bugün bile yeterince bilinmeyen bir gurur kaynağımız.

Ad image


Eberhard’ı Türk okuru için özel kılan şey, Çin’e bakış biçimiydi. O, Çin uygarlığını tek bir merkezden yayılan bir bütün olarak değil, çevresindeki halklarla sürekli etkileşim içinde şekillenen bir yapı olarak görüyordu. Bozkır halkları bu resmin kenarında değil, tam içinde yer alıyordu. Çin tarihinde kendi atalarının izini arayan bir Türk okuru için bundan daha cazip bir çerçeve düşünmek zor.
Eberhard’ın açtığı yol öğrencileriyle devam etti. Bahaeddin Ögel Çin kaynaklarından Hun tarihini çıkarırken, Muhaddere Nabi Özerdim Çin edebiyatını Türkçeye kazandırdı. Pulat Otkan, Gülçin Çandarlıoğlu, Ayşe Onat ve Özkan İzgi gibi isimler bu geleneği sonraki kuşaklara taşıdı. Ben de bu zincire yetişen öğrencilerden biriyim. Hocam Prof. Dr. Pulat Otkan’ın yönlendirmesiyle bölüm kütüphanesindeki sinoloji kitaplarının fişlemesini yapmıştım. O kitapları tek tek elden geçirmek, kürsünün birikimini yakından tanıma fırsatı vermişti.

Bir Önsözün Öğrettikleri

Özerdim’in Tao Te King çevirisi 1946’da Millî Eğitim Basımevi tarafından yayımlandı (Lao-tzu, 1946). Kitabı bugün yeniden elime aldığımda beni en çok etkileyen kısım Eberhard’ın önsözü oldu. Önsöz, Washington’da büyükelçilik yapmış Çinli düşünür Hu Shih’in Eberhard’a söylediği bir cümleyle açılıyor: “Bütün tefsirlere rağmen klâsik edebiyatımızın yüzde yetmişini bile anlamadığımızı itiraf edelim.” Bir Çinli aydının kendi klasikleri için bunu söylemesi, aslında hepimize bir uyarı. Klasik metin çözülmüş bir bilmece değil; her okuyuşta yeniden anlam kazanan, yoruma açık bir metin.

Eberhard bu düşünceyi somut bir örnekle de gösteriyor. Kitabın otuzdan fazla Almanca ve yetmişten fazla başka Avrupa dilinde çevirisi olduğunu, bunların birbirinden o kadar farklı olduğunu söylüyor ki insan ayrı kitaplardan çevrildiklerini sanabiliyor. Ardından aynı satırın üç farklı Avrupa çevirisini yan yana koyuyor ve Özerdim’in tek bir çeviriye bağlı kalmadan Çince şerhleri karşılaştırarak çalıştığını vurguluyor. Kitaptaki bölüm başlıklarının geleneksel Çin şerhlerindeki başlıklarla örtüşmesi de bunu doğruluyor.
Bu önsözü okurken, bir öğrenci olarak bize aktarılması gereken asıl şeyin bu tavır olduğunu düşündüm: kaynağın diline gitmek, çevirileri karşılaştırmak ve bilmediğimizi saklamamak. Eberhard’ın Türk sinolojisine bıraktığı en değerli miras, bence tek tek eserlerinden çok bu yöntemdir.


Sınıfta Öğrendiğimiz Çin Tarihi

1990’larda DTCF’de okurken temel kitabımız hâlâ Eberhard’ın Çin Tarihi’ydi; benim elimdeki nüsha 1995 tarihli üçüncü baskı. Yarım asır önce yazılmış bir kitabın hâlâ ders kitabı olması, kurucu kuşağın etkisinin ne kadar kalıcı olduğunu tek başına anlatıyor. O yılların notlarına bugün baktığımda, derslerin büyük ölçüde onun çizdiği çerçeveyi izlediğini görüyorum: Çin yazısının resim yazıdan ideograma gelişimi, Avrupa sinolojisinin Cizvit misyonerlerden Fransız okuluna uzanan tarihi, hanedanlar ve Han döneminde yükselen toprak sahibi sınıf.
Notlarımda beni bugün en çok düşündüren kısım, Çin’deki en eski kabilelerle ilgili olanı. Orada, binlerce yıl önce Çin çevresinde yaşayan kabileler arasında sayılan Ti kabilesi “bugünkü Türklerin en eski ataları” olarak tanımlanıyor. Ch’in hanedanının hükümdarlarının bu kabileden gelen bir boy, “yani Türk” olduğu yazıyor. Hsiung-nu devletinin kurucusu Touman’ın adının yanına da Teoman yazılmış. Öğrenciyken bunları sorgulamadan not almıştım. Bugün ise bu cümlelerin her birinin ayrı bir tartışma olduğunu biliyorum.
Ti adı, Chou döneminde kuzeydeki farklı toplulukları anlatmak için kullanılan genel bir addı. Yani belirli bir halkın kendine verdiği isim değil, Çinlilerin dışarıdakilere taktığı bir etiketti (Di Cosmo, 2002). “Türk” adı ise Çin kaynaklarına ancak MS 6. yüzyılda girer (Golden, 1992). Ch’in hanedanının kökeni de, Hsiung-nu’nun hangi dili konuştuğu da bugün hâlâ çözülmemiş sorular. Bunları kesin bir soy zinciri gibi anlatmak, bence kaynakların söylediğinden fazlasını söylemek demek.


İşin ilginç yanı, bu konuda en açık uyarıyı yine Eberhard yapmış. Çin Tarihi’nde An Lu-shan isyanını anlatırken iki tarafta da Türk kökenli komutanların savaştığını, yardıma çağrılan Uygurların Çin ordusundaki Türklere karşı çarpıştığını anlatıyor; çünkü bu Türkler Uygurların gözünde artık Çinliydi. Ve şöyle diyor: “Bugünkü milli his telâkkilerini o zamanki durumlarla karıştırmamalıdır” (Eberhard, 1995: 213). Mete adını kitabında kullanan da Eberhard’dır (Eberhard, 1995: 88); ama bunu Türk okuruna kurulmuş bir köprü olarak yapar, Hsiung-nu’yu Türklerle özdeşleştirmez. Demek ki kayma kurucudan değil, sonraki aktarımdan kaynaklanıyor. 1930’ların tarih tezinin beklentileriyle Eberhard’ın çevre kültürler yaklaşımı yan yana gelince, yerel kültürleri anlatan etiketler kuşaklar içinde soy iddialarına dönüşmüş gibi görünüyor.

Bu yüzden Türk-Çin ilişkilerinin erken tarihini konuşurken iki şeyi birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum: temas ve soy. Bozkır halklarıyla Çin arasındaki savaşlar, ticaret, evlilikler ve kültürel alışveriş kaynaklarda açıkça belgelenmiştir. Belirli bir eski kabilenin bugünkü Türklerin doğrudan atası olduğunu söylemek ise bambaşka bir iddiadır ve kanıtlanması çok daha zordur.


Türkler Çin Kaynaklarında Nasıl Geçiyor?

Peki Türk tarihini araştırmak isteyen biri Çin kaynaklarında nereye bakmalı? Eberhard’ın kendi dönemlendirmesi burada iyi bir rehber. Ona göre 220-580 arasında Kuzey Çin büyük ölçüde Türklerin yönetimindeydi. 580-900 arasında Çin’i Çinliler yönetse de ülke kuzeyde sürekli güçlü bozkır devletleriyle karşı karşıyaydı. 900’den sonra ise kuzey yeniden yabancıların eline geçti (Eberhard, 1995: 224-225). Yani Türkler Çin tarihinin kenarında değil, tam ortasında duruyor.

Bence ilişkilerin en yoğun yaşandığı dönem T’ang hanedanıdır. Eberhard’ın anlatımında T’ang’ın ilk yılları neredeyse bütünüyle bir Türk siyasetidir. Hanedan tahta Doğu Türk kağanının yardımıyla çıkar; Doğu Türkleri yenildikten sonra imparator kendini “Gök hâkanı” ilân eder ve bir milyondan fazla Türk Çin’e yerleşir (Eberhard, 1995: 202-203). Ardından Tonyukuk ve Bilge Kağan dönemi, Uygurlarla kurulan ittifak ve at-ipek ticareti, T’ang’ın son yıllarında da Şa-t’o Türklerinin belirleyici rolü gelir. Han dönemi ise Hsiung-nu ile mücadelenin ve Çin kaynaklarında “Batı Bölgeleri” (Hsi-yü) olarak anılan Orta Asya’ya yönelik siyasetin dönemidir. Bu dönemler için başvurulacak kaynaklar da bellidir: Shih Chi ve Han Shu’nun Hsiung-nu bölümleri, Sui Shu’nun ve iki T’ang tarihinin Türk ve Uygur bölümleri.
Kaynakların nerede olduğunu bilmek bugün eskisi kadar zor değil; hanedan tarihlerinin klasik Çince metinleri artık açık elektronik arşivlerde okunabiliyor. Asıl sorun bu metinleri okuyabilmek ve doğru çevirebilmek. Han ve T’ang dönemleri Türkçede görece iyi çalışılmışken, Şa-t’o Türklerinin etkili olduğu Beş Hanedan dönemi gibi alanlar bence hâlâ yeterince ilgi görmemiş durumda.

Klasik Çince Olmadan Olmaz

Eski Türklerin tarihini Çin kaynaklarından çıkarmak gerçekten zor bir iş. Türkler bu dönemler için kendi yazılı kayıtlarını bırakmadı. Eberhard’ın da belirttiği gibi Hsiung-nu’nun yazısı yoktu ve yazışmalarını Çinli kâtipler aracılığıyla Çince yapıyorlardı (Eberhard, 1995: 88). Yani erken tarihimize dair bildiklerimizin büyük kısmı, bizi dışarıdan ve çoğu zaman düşmanca bir gözle anlatan Çin saray tarihçilerinin kaleminden geçiyor. Bu metinleri okuyabilmek için klasik Çince bilmek, adların ve unvanların yüzyıllar içinde değişen okunuşlarını izleyebilmek ve dönemin siyasi bağlamını tanımak gerekiyor.

Eberhard 1947’de, Ch’in ve Han dönemlerini anlatan vakayinamelerin henüz tamamının çevrilmediğini yazıyordu (Eberhard, 1995: 113). Aradan yetmiş yıldan fazla geçti, ama Shih Chi gibi temel eserlerin klasik Çinceden yapılmış bütünlüklü Türkçe çevirileri hâlâ alanın öncelikli ihtiyaçları arasında. Değerli sinologlarımızın emeğini teslim etmekle birlikte, Türkiye’de bu alandaki çalışmaların yeterli olduğunu düşünmüyorum. Çin’deki arşivlere ve kütüphanelere erişim sınırlı. Türkçeye aktarılan kaynakların önemli bir kısmı da doğrudan klasik Çinceden değil, Avrupa dillerindeki çevirilerden yapılmış ya da yeniden gözden geçirilmeye muhtaç. Bu yüzden çeviri kalitesi konusunda da ciddi soru işaretleri var.

Bence sorunun kökü dil eğitiminde. Modern Mandarin zaten zor bir dil; klasik Çince ise Çinliler için bile ayrı bir uzmanlık alanı. Kendi deneyimimden biliyorum ki sinoloji bölümlerinde ne çağdaş Mandarin ne de klasik Çince için yeterli ders saati ayrılabiliyor. Oysa Çin tarih kaynaklarına ulaşmanın tek yolu klasik Çinceden geçiyor. Bu yüzden sinoloji anabilim dallarında klasik Çince derslerinin artırılmasını, alana yapılabilecek en önemli katkı olarak görüyorum.

Bu eğitime nereden başlanacağı konusunda da bir önerim var. Han karakterlerinin resim yazıdan ideograma, oradan bugünkü biçimine nasıl dönüştüğünü izleyen bir müfredat, öğrenciye hem dilin mantığını hem de tarihini aynı anda öğretir. Benim öğrencilikte yazıya ilişkin aldığım ilk notlar da bu yaklaşımla başlıyordu. Buna Çin’deki kurumlarla kalıcı iş birlikleri kurulmasını ve kaynaklara erişim için gerekli izinlerin düzenli olarak sağlanmasını da eklemek gerekir. Bütün bunları düşündüğümde, Eberhard gibi kurucu sinologların emeğinin ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyorum. Yukarıda köken tezlerini eleştirirken dayandığım ölçüt de zaten onların bıraktığı filolojik yöntemdir. Bu mirası önemsemek ile onu eleştirel bir gözle yeniden okumak, bence birbirini tamamlayan iki şey.

55. Yılda Geriye Bakmak

Diplomatik ilişkilerin 55. yılında iki tarafın resmî açıklamaları aynı dili kullandı. Pekin Büyükelçimiz Selçuk Ünal, ilişkilerin 55 yılla sınırlı olmadığını, İpek Yolu üzerinden ilk çağlara uzandığını vurguladı (Haber7, 2026). Çin’in Ankara Büyükelçisi Jiang Xuebin ise son 55 yılı, iki medeniyet arasındaki binlerce yıllık etkileşimin en parlak sayfası olarak nitelendirdi (Xinhua, 2026). Aynı yıl Çin, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı oldu. Bu söylemin tarihsel bir karşılığı olduğu doğru. Ama tarihi seçerek okuduğu da doğru. Eberhard’ın kitabında beni en çok düşündüren ayrıntılardan biri, MÖ 200’deki Pai-teng kuşatmasından sonra Mete ile Han imparatoru arasında yapılan antlaşmayı “Doğu Asya’da müstakil ve müsavi sayılan iki büyük devletin arasında aktedilen ilk beynelmilel mukavele” olarak tanımlaması (Eberhard, 1995: 89). Bir uluslararası ilişkiler mezunu olarak bu cümle bana çok şey söylüyor. İlişkimizin bilinen ilk diplomatik metni bir ticaret anlaşması değil; bir savaşın ardından sınırları ve barışı düzenleyen bir antlaşma. O antlaşmanın merkezinde de bugün hâlâ diplomasinin temel meselelerinden biri olan eşitlik duruyor.

“55 yıl” vurgusu bir şeyi de gölgede bırakıyor. Türkiye, Çin Cumhuriyeti ile 1925’te diplomatik ilişki kurmuş, 1929’da Nanjing’de büyükelçilik açmıştı (Ünal, 2026). Ankara’daki sinoloji kürsüsü de 1935’te, yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin tanınmasından otuz altı yıl önce kuruldu. Başka bir deyişle Türkiye’nin Çin’i tanıma çabası, diplomatik tanımadan çok daha eskiye dayanıyor. Bu yüzden 55. yılı yalnızca bir kutlama vesilesi olarak değil, kendi bilgi birikimimizi gözden geçirmek için bir fırsat olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Diplomatik söylemin yarattığı ilgi sinoloji için bir şans. Bu şansı en iyi değerlendirmenin yolu da söylemi tekrarlamak değil, ona kaynak desteği vermek: hangi bağın belgelendiğini, hangisinin yorum olduğunu açıkça söylemek.

İki ülke arasındaki iş birliğinin sinolojiyle sınırlı kalması da gerekmiyor. Çin’in eğitim sistemi özellikle matematik ve fen alanlarında uluslararası karşılaştırmalarda üst sıralarda yer alıyor; disipline ve emeğe değer veren Konfüçyüsçü kültürün bunda payı olduğu sıkça söyleniyor. Bu modeli olduğu gibi kopyalamaktan söz etmiyorum; sınav baskısı ve ezberci öğrenme gibi eleştirilen yönleri de var. Ama ilkelerini dikkatle incelemenin ve eğitimde yakınlaşmayı model almanın hem eğitimimize hem de tarihimizin kaynaklarına ulaşmamıza katkı sağlayacağına inanıyorum.

 

Kütüphaneme baktığımda Eberhard’ın önsözünü yazdığı Taoizm’i, 1995 baskısı Çin Tarihi’ni ve öğrencilik notlarımı yan yana görüyorum. Üçü birlikte bana şunu söylüyor: Ankara’da kurulan sinoloji geleneği bize hem çok değerli bir yöntem hem de sorgulanması gereken bazı varsayımlar bıraktı. Yöntemi koruyup varsayımları yeniden düşünebildiğimiz ölçüde, 55 yıllık diplomatik ilişkinin de, ondan çok daha eski olan tanışıklığımızın da hakkını vermiş oluruz.

Teşekkür

Sinoloji öğrenimim boyunca emeğini esirgemeyen hocam Prof. Dr. Pulat Otkan’a şükranlarımı sunarım.

ÇİĞDEM DURAN

Kaynakça
Di Cosmo, N. (2002). Ancient China and its enemies: The rise of nomadic power in East Asian history. Cambridge: Cambridge University Press.
Eberhard, W. (1995). Çin tarihi (3. bs.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. (İlk baskı 1947)
Golden, P. B. (1992). An introduction to the history of the Turkic peoples. Wiesbaden: Otto Harrassowitz.
Haber7. (2026, 20 Haziran). Türkiye-Çin ilişkilerinin 55. yılı. https://www.haber7.com/dunya/haber/3637081-turkiye-cin-iliskilerinin-55-yili
Lao-tzu. (1946). Taoizm (Tao Te King) (M. N. Özerdim, Çev.; W. Eberhard, Önsöz). Ankara: Millî Eğitim Basımevi.
Sarıtaş, E. (2009). 1935 yılından itibaren Türkiye’de yapılan Çin araştırmalarına genel bir bakış. Şarkiyat Mecmuası, 15, 97-111.
Ünal, S. (2026, Eylül). İpek Yolu üzerinden şekillenen dostluk. Para Dergi. https://www.paradergi.com.tr/dunya/2026/09/29/ipek-yolu-uzerinden-sekillenen-dostluk
Xinhua. (2026, 5 Ağustos). Çin-Türkiye ilişkileri 55. yılında stratejik işbirliğini güçlendiriyor. Haberler.com. https://www.haberler.com/guncel/cin-in-ankara-buyukelcisi-cin-turkiye-diplomatik-20120414-haberi/

Makaleyi Paylaş
2 yorum
  • Türk-Çin ilişkilerine tarihsel derinlik kazandıran, bilgi birikimi ve farklı bakış açısıyla dikkat çeken değerli bir değerlendirme. Emeğinize ve kaleminize sağlık.

  • Çiğdem Hanım, kaleminize sağlık. 55. yıl vesilesiyle tekrarlanan “İpek Yolu” klişelerinin ötesine geçip; kütüphanenizdeki 1946 Tao Te King çevirisi, Eberhard’ın Çin Tarihi ve 90’lardaki DTCF ders notlarınız üzerinden kurduğunuz bu samimi muhasebeyi büyük bir keyifle okudum. Rahmetli hocanız Prof. Dr. Pulat Otkan’a duyduğunuz vefayı, erken tarihte “temas” ile “soy” ayrımını sorgulayan entelektüel dürüstlüğünüzle birleştirmeniz çok kıymetli.

    Yazınızdaki iki noktaya kendi penceremden küçük birer katkı yapmak isterim: İlki, işaret ettiğiniz MÖ 200 Pai-teng Antlaşması’ndaki “müsavilik” (eşitlik) vurgusu. Geleneksel Çin diplomasisi malumunuz “Tianxia” (Gök Altındaki Her Şey) doktrini gereği hiçbir yabancı devleti kendine denk görmezken, bu antlaşmayla tarihte ilk kez kendi hiyerarşik doktrinini esnetip bir bozkır devletini hukuken “eşit statüde bir egemen” olarak tanımıştır. İkincisi ise, Batı dillerinden yapılan ikinci el çeviriler konusundaki haklı eleştiriniz: Çin vakayinamelerini İngilizce veya Fransızca üzerinden okuduğumuzda, bozkırın özgün devlet ve hukuk kavramlarını Batılı sinologların feodal/oryantalist kavram filtresinden (tribe, tribute vb.) geçirerek okumuş oluyoruz. Tıpkı kendi kültürümüzdeki “şerh” geleneği gibi, Shih Chi’den Şa-t’o Türkleri dönemine kadar ana kaynakların doğrudan Klasik Çinceden Türkçeye şerh edilerek kazandırılması bu kavramsal perdeyi de kaldıracaktır.

    1929 Nanjing Büyükelçiliğimizden 1935’te kurulan Sinoloji kürsüsüne uzanan kurucu vizyonu hatırlatan bu ufuk açıcı analiz için çok teşekkürler, yeni yazılarınızı heyecanla bekliyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir